Skip to content
BUSINESS CLASS TOPLANTILARI
Ekim Ayı Konuğumuz K.K.T.C. Cumhurbaşkanı Mehmet Ali TALAT:

  “Kıbrıs Hep Türkiye'nin Önünde Sorun Oldu”

Business Class Toplantýlarý“Business Class Toplantıları” nın Ekim 2008 toplantısı Taksim The Marmara Otel’de yapıldı.K.K.T.C. Cumhurbaşkanı Sayın Mehmet Ali Talat’ın konuşmacı olarak yer aldığı,“ Global Dünyada Bölgesel İstikrar “ konusunun işlendiği toplantının Oturum Başkanlığı Business Class Toplantıları İcra Kurulu üyesi Sayın Prof.Dr. Mehmet Helvacı tarafından yapıldı.İş dünyasının önde gelen temsilcilerinin bulunduğu, Marmara,Yıldız Teknik,Maltepe,Kadir Has üniversitelerinden yüksek lisans öğrencilerinin yer aldığı toplantıya toplam 98 kişi katıldı. Ana sponsorumuz Element Eğitim Teknolojileri’nin “Element Virtual Class “ sistemi ile tüm dünyaya gerçekleştirdiğimiz canlı yayına ülkemizin 38 ilinden 14 üniversitenin öğrencilerinin yanı sıra 3 ülkeden toplam 133 on-line katılımcı interaktif katılım sağladı.

Kıbrıs sorunu ile ilgili söylenecek çok şey var. Şu anda, yürüttüğümüz süreç ile ilgili de söylenecek çok şey var. Tabii bazı şeyler de ne yazık ki müzakerelerin karakteri gereği söylenemiyor.

Sonuçta, bu müzakereler insan için yapılıyor. En başta Kıbrıs Türk halkı için; ama elbette ki aynı ölçüde Türkiye’nin geleceği ile bağlantılı olarak Türkiye’nin bizzat kendisi için de. Daha da ilerisi, bölge ve dünya için yürüttüğümüz bir çalışma bu. O bakımdan mutlaka görüşleri, tepkileri, geri bildirimi almak son derece önemli.

Bu süreci nasıl veya ne için başlattık? Öncellikle vizyonumuz nedir? Niçin bir müzakereye ihtiyaç duyduk? Niçin Kıbrıs sorununun çözümünü istedik?

Tabii ki bunlar hep tartışılacak konular; ama sonuç olarak bugün yürütülen müzakere süreci, bugün yürütülen çabalar tamamen vizyonumuza bağlı. Bir kere bildiğimiz, inandığımız bir şey var:  “Kıbrıs sorunu bir sorundur ve bu sorun bir sorun olmaktan çıkarılmalıdır.” Kıbrıs sorunu bir sorun olmaya devam ettiği sürece, birçok bakımdan hem Kıbrıslı Türkleri, hem de tabii ki Türkiye’yi çok yakından ve olumsuz olarak etkileyecektir. O nedenle bu sorunun çözümlenmesi, bu sorunun ortadan kaldırılması, temel hedefimizdir.

Bu sorunun nasıl çözümleneceği ile ilgili olarak ise, hiç tereddüt yok ki, bugüne kadar bütün Türk hükümetleri, bütün KKTC hükümetleri, onun öncesindeki oluşumlar da dahil olmak üzere, tümü “Kıbrıs sorununun çözümünün Birleşmiş Milletler gözetiminde müzakereler yoluyla olacağı konusunda” hem fikirdir. Dolayısıyla biz, Kıbrıs sorunun çözümünü hedefimiz olarak belirledik ve bunun için çalışmaya başladık.



Bundan önceki dönemlerde değişik görüşler çok yaygındı. Zaman zaman iktidara geliyordu, zaman zaman o düşünceler egemen oluyordu... Örneğin deniyordu ki, “De facto bir durum var, bu de facto durum zaman içinde de jure durumu dönüşebilir; hatta dönüşür, böylece şu anda de facto olarak elimizde olan ne varsa o yasal hale gelir, dünya da bunu kabul eder.” Hatta şöyle deniyordu: “Kardeşim, Çin kaç sene tanınmadı? Sonuçta tanıdılar ama. Güvenlik Konseyi’nin de üyesi oldu, bütün haklarını da aldı. O zaman niye acele edelim? Küçücük bir nüfus, İstanbul’un bir mahallesi kadar. Bunu mu çekemeyecek Türkiye? Çeker, bu durum böyle devam eder ve sonuçta da yasal hale dönüşür.”

Ancak dünyanın gelişimi, dünyanın yaşadıkları bunun böyle olduğunu göstermiyordu. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra çizilen sınırların, devlet sınırlarının değişmezliği ilkesinin özellikle Birleşmiş Milletler tarafından da güvenceye alınması tabii ki bu söylenenleri çok fazla gerçekçi kılmıyordu…

Sonuçta uzun yıllar, o az önce söylediğim düşünceyle bir politika yürütüldü. Zaman zaman çözüm aşamalarına başvuruldu ve dönüm noktalarına ulaşıldı; ancak tabii ki Rum tarafının da çok daha ileri talepleri söz konusu olduğu için o momentler de kaçırıldı. Sonuçta bu mesele 1990’lara kadar bu şekilde devam etti.

“KIBRIS HEP TÜRKİYE’NİN
ÖNÜNDE SORUN OLDU”

Biliyorsunuz bu süreç içinde çok önemli gelişmeler de yaşandı. Sanıyorum bunların en önemlisi, 1983 ve 84’te Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından alınan iki önemli karardı. Biliyorsunuz uluslararası hukuk bir yandan devletlerin vardıkları anlaşmalarla oluşurken aynı zamanda Güvenlik Konseyi de bazı kararlar alarak, bu kararlarını uluslararası hukukun bir parçası haline getiriyor. 1983 ve 84 yıllarında alınan iki önemli Güvenlik Konseyi kararı KKTC’nin tanınmasını uluslararası alanda yasakladı ve devletlere “Sakın ha, tanıma” çağrısı yaptı. Tabii bu çağrının en azından somut, açık bir yaptırımı yok. İşte Türkiye Cumhuriyeti tanıdı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni, sonuçta Türkiye’ye de bir yaptırım kararı alınamadı. Ama Kıbrıs sorunu Türkiye’nin bütün uluslararası ilişkilerinde aşması gereken bir sorun olmaya devam etti. Dolayısıyla bizim bu gerçekleri de dikkate alarak en doğru hareket tarzının, çözüm olduğu, çözüm için çalışmak olduğu konusundaki politikamız bu gerçeklerle birlikte gelişti ve toplumsal kabul görmeye başladı.

Yıllarca KKTC halkı da gerçekten o eski yürütülen politikanın doğru olabileceğine inandı. Bunun doğru olabileceğine inanarak, o politikalara destek verdi. Türkiye Cumhuriyeti de aynı şekilde... Zaman içinde bunun gerçekçi olmadığı, sürdürülebilir bir politika olmadığı ortaya çıktı. Özellikle 1999 Aralık, Türkiye’nin Avrupa Birliği adaylığı, sanıyorum bir dönüm noktasını teşkil etti. 1999 Aralık ayında Helsinki’de toplanan zirve, Türkiye’yi aday yaparken Türkiye’nin önüne “Kıbrıs sorununu çözme” görevini de koydu. “Türkiye’ye haksızlık edildi mi” diye sorarsanız yanıtım, “Elbette ki edildi” olur. Çünkü KKTC sorununu çözecek olan Türkiye değildi ki... Nitekim Kıbrıs sorununu çözecek olanın sadece Türkiye olmadığı 2004 yılında ispat edildi. Ama Türkiye’nin önüne bu bir görev olarak kondu ve “Eğer Avrupa Birliği’ne gireceksen, bu sorun çözümlenecek, bunun başka yolu yok” dendi.

Peki nasıl çözümlenecek tek taraflı mı? Tabii ki hayır ama sonuçta o yıllarda Yunanistan Avrupa Birliği üyesi, Kıbrıs Rum tarafı 1998 Mart ayında bütün Kıbrıs adına müzakereleri başlatmış. Dolayısıyla o koşullarda, Türkiye’nin Avrupa Birliği adaylığı ve bu adaylığının ilerleyebilmesi için Kıbrıs sorunu önemli bir engel olarak Türkiye’nin önüne konmuş. Çok yakından gözledim bu tarihsel süreci, özellikle 1999 Aralık ayından itibaren olan süreci içinde yaşadım diyebilirim… Benim gözlemim o noktadan sonra artık Türkiye’de ve KKTC’de Kıbrıs sorununa bakış açısı, Kıbrıs Türk tarafının, Türkiye’nin ve diğer tabii ki oyuncuların yükümlülükleri daha iyi, daha doğru, daha gerçekçi zeminde algılanmaya başlandı.

Bu süreç yavaş oldu, hızlı olmadı ama algılanmaya başlandı. Bu süreci adım adım 2004’e kadar hep birlikte yaşadık. Bunun hikâyesini anlatacak değilim ama 1999’da yine Helsinki Zirvesi’yle aynı tarihlerde başlayan Kıbrıs Müzakereleri kesintilerle 2004 yılına kadar devam etti. Ancak 2004 yılının öncesinde yaşanan gelişmeler nedeniyle de bildiğimiz sonuca ulaştı.
Neydi bu gelişmeler?

“BM ZAMANLAMA HATASI
YAPTI”

Aslında bu süreçte yine önemli dönüm noktaları var. 1999’dan sonra kesintilerle devam eden müzakereler sürecinde, 2002 Kasım ayında bir dönüm noktası yaşandı. Birleşmiş Milletler, “Artık tarafların böyle birbirleriyle müzakere ederek herhangi bir anlaşmaya varamayacakları görüldü, tarafların görüşlerini dikkate alarak bir anlaşma taslağını biz hazırlayalım” düşüncesiyle bir plan hazırladı. Böylece, Birleşmiş Milletler’in o günkü Genel Sekreteri’nin adıyla hazırlanan “Annan Planı” taraflara sunuldu.

Ancak doğruyu söylemek gerekirse Birleşmiş Milletler bu Annan Planı sürecinde, o noktada çok büyük bir yanlış yapmış bulunuyordu. Hataları “Bir anlaşma taslağı sunulması” değil, “Bu anlaşma taslağını, oldukça geç sunmalarıydı”.

Tarafların müzakere yoluyla bir anlaşmaya varamayacakları çok önceden belli olmuştu... Dolayısıyla Birleşmiş Milletler’in anlaşma taslağını daha önceden sunması ve taraflara hem taslağın şokunu kolay atlatabilmeleri için hem de konuyla ilgili değerlendirme yapıp, müzakere çizgilerini belirleyebilmeleri için bir zaman verilmesi lazımdı; ama bu zaman verilmedi.

Düşünün… Anlaşma taslağı 11 Şubat’ta taraflara verildi... O sırada KKTC Cumhurbaşkanı kalp ameliyatı geçirmiş, hasta yatağında yatıyordu New York'ta. Zaten New York’ta verildi kendisine bu taslak. -Daha sonra ben de kalp ameliyatı geçirdiğim için onun ne demek olduğunu çok iyi biliyorum, o koşullarda değerlendirme yapabilmek, tartışabilmek, müzakere edebilmek imkânsızdı, çok zordu-  Bu şartlara rağmen o koşullarda bu anlaşma taslağı verilmek zorunda kalındı ve kısa sürede müzakere edilip sonuçlandırılması istendi.

Neydi bu süre? Taslak 2002 yılının Kasım ayında sunuldu, taraflara da 2003 Şubat ayına kadar müzakere süresi verildi. 2003 Şubat’ta referandum için hazırlıklar başlayacaktı...  Böylesine kısa zaman dilimleri içinde oynandı ve tabii bu mümkün olmadı. Çünkü o dönemin yöneticileri, o günün yönetimleri Kıbrıs sorununa farklı bir gözlükle bakıyorlardı. Türkiye’de yeni bir iktidar değişimi ortaya çıkmış ve “Kıbrıs sorununun çözümünün bir gereklilik olduğu” Türkiye tarafından algılanmaya başlanmıştı ama Kıbrıs’ta aynı anlayış henüz yoktu. Nitekim Birleşmiş Milletler’in bütün uğraşına rağmen bu süreç ilerletilemedi. En sonunda 10,11 Mart’ta Lahey’de iki liderin, Sayın Denktaş ve Sayın Papadopulos’un toplantısında süreç çöktü.


RUMLAR AB AVANTAJINI ELİNE
GEÇİRİNCE…

Papadopulos zaten o yılın Şubat ayında seçimi kazanmıştı. Kıbrıs Rum tarafını o temsil ediyordu ve dolayısıyla süreç böylece orada noktalandı. Peki, ne oldu? En önemli dönüm noktası! 16 Nisan 2003’te Kıbrıs Rum tarafı bütün Kıbrıs adına Avrupa Birliği’ne Katılma Anlaşması’nı imzaladı. Katılım 1 Mayıs 2004’te resmen gerçekleşecekti ama Katılım Anlaşması imzalanmış ve katılım kesinleşmişti. Geri dönüşü yoktu. Dolayısıyla Rumlar’ın en büyük motivasyonu ortadan kalkmıştı. En büyük motivasyonu olan Kıbrıs’ın Avrupa Birliği’ne girişinin yaratacağı avantajlar Rum tarafının eline geçmişti… Böylece Kıbrıs sorununu çözme arzuları önemsizleşmişti çünkü Avrupa birliğine girmişlerdi artık.

Şu da bir gerçekti, o tarihe kadar Kıbrıs Rum tarafı, uluslararası etkilere son derece açık bir ülkeydi. Çünkü Türkiye’nin devasa gücü karşısında zayıftı. Uluslararası desteğe Türk tarafının istediğinden veya ihtiyacından çok daha fazla ihtiyacı vardı. Bundan dolayı da uluslararası ilişkilerini bozmadan bu süreci götürebilme planları yapıyordu. Nitekim 16 Nisan’da anlaşmayı imzaladı, aslında kesinleşti Avrupa Birliğine gireceği: ama süreç o noktada durmadı… Papadopulos “Türk tarafı hazır olduğu zaman ben hazırım görüşmeye” diye açıklama yaptı. ‘Annan Planı’nın temel unsurlarını görüşmeye açmadan, kısa sürede müzakere edip bu anlaşmayı halkoyuna sunmaya hazırım, Türk tarafı hazır olduğunda beni çağırın” dedi.

Sayın Denktaş aşağı yukarı Haziran ayında Papadopulos’a bir mektup yazdı ve “Gel bu Birleşmiş Milletler’i bir kenara bırakalım; biz oturalım, bir araya gelelim ve Kıbrıslı bir anlaşma yapalım” dedi. Yani Annan Planı’ndan kurtulma provası olarak yapılmış bir başvuru, bir yazışma. . Papadopulos da “Dünyada bir tek plan vardır o da Annan Planı’dır, ben başka bir şey görüşmem” dedi. Cevabi mektubu da buydu: “Ben sadece Annan Planı’nı görüşürüm, başka bir şey görüşmem.”

2003 yılının Haziran ayında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi toplandı ve “Masadaki yegâne plan Annan Planı’dır, bu plan müzakere edilerek Kıbrıs sorunu çözümlenmelidir” dedi. 2003 yılının sonuna doğru Papadopulos Genel Sekreter’e bir mektup yazdı ve şunları söyledi: “Sayın Genel Sekreter, Kıbrıs Avrupa Birliği’ne 1 Mayıs 2004’te üye olacak ve maalesef bölünmüş olarak üye olacak... O yüzden bir inisiyatif al, tarafları çağır ve müzakereleri hemen başlat ki Kıbrıs birleşerek Avrupa Birliği’ne girsin. Ben Kıbrıs Rum tarafı adına taahhüt ederim ki Annan Planı’nın önemli unsurlarını tartışmaya açmayacağım ve Kıbrıs sorunun çözümü için Kıbrıs Rum tarafı olarak biz elimizden geleni yapacağız.”

Bu arada bizde seçimler oldu… Seçimler sonucunda,  o güne kadar yaşanan benim tabirimle demokratik isyan, Kıbrıs’ta bir iktidar değişikliğine yol açtı. Ocak 2004’te benim Başbakanlığımda bir hükümet kuruldu. Türkiye hükümetiyle istişarelerimiz çerçevesinde çözüm sürecini yeniden başlatmaya hazır olduğumuzu Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne Papadopulos’tan sonra biz de iletince Genel Sekreter de inandı bize ve görüşmeleri başlattı. Bizi New York’a çağırdı ve şöyle dedi: “Zaman az, kusura bakmayın; bu kadar zaman görüşmediniz yapacak bir şey yok. Kıbrıs 1 Mayıs 2004’te Avrupa Birliği’ne giriyor, o tarihe kadar şu şu şu adımları atmamız gerekiyor.” Takvimi koydu önümüze ve kendisine rol istedi. “Sizin bıraktığınız boşlukları ben doldururum” dedi, biz de “Tamam” dedik. Rum tarafı da “Tamam” dedi ve süreç o noktada tekrar başladı. Gerisini zaten biliyorsunuz.

PAPADOPULOS’UN BİTMEYEN
GEREKÇELERİ

Bugünkü BM Kıbrıs Özel Temsilcisi Downer’la o gün aynı pozisyondaki kişi olan De Soto’nun deyişiyle Papadopulos son ana kadar bu işi götürdü... Ne zaman ki başka birinin anlaşmayı reddedeceği inancı kayboldu, anladı ki başkaları reddetmeyecek,  o zaman  kendisi reddetti! Ve Papadopulos gerçek yüzünü orada ortaya koydu. Tabii minareyi çalan kılıfını hazırlar, bir sürü gerekçe sıraladı: “Uygulanacağından emin değilmiş”, “Türk ordusu uygulamazmış”, “Ekonomik yükü çok fazla olacakmış” gibi bir sürü gerekçeler saydı. Ki ekonomik yük dışında geriye kalanların hiçbirini müzakerelerimizde öne sürmemişti. Onları sonradan icat etti, “gerekçe olarak” icat etti. Sonuçta da anlaşma çöktü. Kıbrıs Rum tarafının çözümden önce Avrupa birliğine girmiş olmasının bedelini biz ödedik.

Sözler verildi bize; “İzolasyonlar kalkacak” dendi, onu dendi, bunu dendi… Gördüğünüz gibi, olmadı. Bir miktar iyileşme var… Ekonomimizde de iyileşme var geçmişe göre. Dünyada gördüğümüz kabul düzeyinde büyük bir gelişme var. Saygıyla anılıyoruz. Eskisi gibi bize “yaramaz çocuk” muamelesi yapılmıyor. Bütün bunlar doğru; ancak yine de izolasyonlar yerli yerinde duruyor. Hala direkt uçamıyoruz, hala seyahat etmekte zorluklarımız var, hala kültürel de olsa bilimsel de olsa uluslararası alanda katılımlarımız son derece sınırlı, hala Türkiye’nin kodu ile uluslararası telefon ve posta dahil, diğer haberleşmelerimizi gerçekleştiriyoruz.

Hala bir kimlik sorunu var. Nesiniz, ne değilsiniz? Yurt dışında okuyan bir öğrenci düşünün… Pasaportuna bakıldığında Türkiye’den zannediliyor. “Ben Kıbrıslıyım”, “Kıbrıslı Türküm” der... “Kıbrıslı Türk mü? Göreyim bakayım nedir?” derler… Elinde Türkiye pasaportu.

- Ha sen Türkiyelisin demek ki...
- Hayır değilim! Kıbrıslıyım.
- Kıbrıslı yani… Şimdi Hristofyas’ın tebaasından?
- Hayır değilim…

Yani bir kimlik arayışı da aynı şekilde devam edip gidiyor. Maalesef şu anda durum hala bu.
Bütün bu maceralardan sonra bir şeyi çok iyi görüyoruz, demek ki bizim çözüme ulaşma dışında bir seçeneğimiz yok. Ya da en azından çözüme ulaşmak için çaba ortaya koyup, bu konuda samimi olduğumuzu kanıtlamak dışında bir seçeneğimiz yok. Çünkü dedim ya “Çözüm iki taraflıdır”,  sonuçta sadece Kıbrıs Türk tarafıyla çözüm bulunamaz. Eğer Kıbrıs Rum tarafı da çözüm yönünde hareket etmeyecekse hiç olmazsa bunun görünmesi lazım.

Bugüne kadar, 2004’e kadar bunun tersi görünüyordu. O güne kadar Türk tarafının ayak sürüdüğüne inanılıyordu... Yunanistan’ın 2004 öncesi Başbakanı Sayın Simitis anılarında “Başarılı bir şekilde bütün olumsuzlukları Sayın Denktaş’ın sırtına yükleyip biz yolumuza devam ediyoruz” demişti. Gerçekten o şekilde devam etmişti Kıbrıs Rum tarafı. Ne kadar olumsuzluk varsa bizim önümüze yığdılar; Kıbrıs Türk tarafının ve Türkiye’nin önüne yığdılar ve yollarına devam ettiler. Simitis’in o anı kitabı gerçekten son derece öğretici tarihsel bir kitap. Biz ısrarla çağırdık, çünkü inanıyorduk ki müzakere ve çözüm dışında başka yol yok. Sonuçta Kıbrıs Rum tarafı Avrupa Birliği’ne girmekle izolasyonu sürdürme seçeneğini elinde tutup, uzun zaman Papadopulos müzakereye bile direndi. Fakat dünyada bazı gelişmeler Rum tarafını etkiledi.

KOSOVA ÖRNE?İ RUMLAR’I
TELAŞLANDIRDI

Bir tanesi, sanıyorum ki en önemlisi, Kosova’daki gelişmelerdi. Kosova’nın bağımsızlığını ilan etmesi, Birleşmiş Milletler’in önemli oyuncularıyla ortak hareket etmesi, uluslararası alanda elde ettiği ciddi destekle adımlar atması ve sonuçta bağımsızlığını ilan etmesi ve birçok AB üyesi ve dünya ülkesi tarafından tanınması Rum tarafında büyük bir şok yarattı. “Demek ki” dediler “Biz Papadopulosvari bir yolla çözümsüzlüğü sürdürürsek başımıza buna benzer bir şey gelebilir”.

O günün Rus lideri Vladimir Putin, Batı’yı iki yüzlülükle suçlayıp “KKTC diye bir devlet var ve o yıllardır etkin olarak bağımsız olarak faaliyet yürütüyor, onu tanımıyorsunuz, Kosova’yı tanıyorsunuz bu nasıl iştir?” dedi… Sonra da yine bizi eleştirdi ama bu söz de Rumlar’ı çok fazla etkiledi. Nitekim anketlere rağmen sonuçta Kıbrıs Rum tarafında Papadopulos seçimleri kaybetti.

İlişkiler, tartışmalar söz konusu oldu, yaşandı ve nihayet biz Şubat’taki seçimlerin ardından 21 Mart’la birlikte yeni bir dönem başlattık ve 21 Mart’ta ilk görüşmemizden sonra o görüşme dahil, toplam dört görüşme gerçekleştirdik Sayın Hristofyas’la.

Bu dört görüşmede çalışma grupları ve teknik komiteler oluşturduk. Çalışma grupları ve teknik komiteler Papadopulos döneminin mirasıydı aslında. Papadopulos müzakerelere oturmamak için, kendisi bizzat oturmamak için çalışma guruplarının müzakere etmesini, teknik komitelerin müzakere etmesini istiyordu. O nedenle, bu niyetini kamufle ederek, durumu iyileştirmek, aradaki farklılıkları azaltmak gibi gerekçeleriyle Birleşmiş Milletleri de ikna ederek ve bizim de bu süreçten kaçma ihtimalimizin olmamasından yararlanarak çalışma grupları, teknik komitelerin kuruluşunu kabul ettirmiş, o günlerden bu çalışma başlamıştı. Ancak Papadopulos’la aşağı yukarı bir yıldan fazla bir süre ne bir teknik komite kurabildik, ne de bir çalışma grubu. Hatta isimlerini bile saptayamadık. Hatta ne yapacaklarını bile saptayamadık. Bir tekinin dahi gündemini belirleyemedik.

Sonuçta dediğim gibi 21 Martla başlayan süreçte çalışma gruplarını ve teknik komiteleri oluşturduk. Teknik komitelerde bugüne kadar 22 karar alındı. Teknik komiteler günlük hayatı kolaylaştırmak için, çözümsüzlük koşullarında işbirliği olanakları yaratmak için oluşturulan komitelerdi. Bunlar 22 karar aldı. Çalışma guruplarında ise beklendiği üzere yönetim ve güç paylaşımı, ekonomik konular ve AB konularında ciddi ilerleme oldu, yakınlaşma sağlandı; en azından yakınlaşma yanında taraflar pozisyonlarını açık ve net olarak ifade ettiler… Mülkiyet, toprak, güvenlik ve garantiler konularında ise taraflar birbirine son derece uzak durdu. Ancak bu süreçte tabii önemli adımlardı bunlar.

23 Mayıs 2008’de Hristofyas’la ikinci görüşmemizi gerçekleştirdik. Önce 21 Mart, sonra 23 Mayıs… Bu görüşme öncesinde Hristofyas “Hiçbir ilerleme olmadı, durum iyi değil” gibi açıklamalar yapıyordu. O görüşmemizin öncesinde de “Ortak dilimiz yok” propagandası yapmaya başladı. 23 Mayıs görüşmesinde iki kesimli, iki toplumlu ve ilgili Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarında tanımlandığı şekliyle siyasi eşitlik temelinde bir federasyon kurulacağı ve bu ortaklığın, tek uluslararası kimliğe sahip bir federal hükümetinin yanı sıra iki eşit statüye sahip, bir Kıbrıs Türk kurucu devleti, bir de Kıbrıs Rum devletinin olacağı hususunda mutabık kaldık.

HRISTOFYAS KAMUOYU BASKISINA
DİRENEMEDİ

Bu görüşmede tam teşekküllü müzakerelerin ne zaman başlayacağı konusunda yine Rum tarafının erteleme isteği nedeniyle bir sonuca ulaşamadık. 1 Temmuz’da tekrar bir araya geldik: ama bir Temmuz’da bir araya gelmeden, Rum tarafında Sayın Hristofyas’a büyük bir saldırı başladı. “Ne demekmiş iki eşit statüde kurucu devlet”… “İki eşit statüde kurucu devlet konfederasyona yol açarmış”, “Kıbrıslı Türkleri daha üst düzeye çıkarırmış”, “Bu bir ortaklık olmamalıymış”, “Ortaklık demek, her iki taraf da her bakımdan eşit” demekmiş…. Büyük bir saldırı başladı ayın Hristofyas’ın üzerine.

Tabii dediğim gibi henüz hükümetinin ve iktidarının da başlarındaydı ve Papadopulos başta olmak üzere ortakları da ret cephesinin ünlü elemanları, ünlü partileriydi. Dolayısıyla büyük bir sıkıntı yaşadı ve bu sıkıntıdan kurtulabilmek için, İngiltere ile bir memorandum yaptı. İngiltere’yi kullanarak Genel Sekreter’in Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde görüşülecek olan raporunu etkilemekle kalmadı, Güvenlik Konseyi’nin kararını da kendi istediği gibi oluşturmayı başardı.

Çünkü Hristofyas büyük bir kredi almıştı dünyadan… Papadopulos’tan sonra zaten kim gelse büyük kredi alacaktı; ama Hristofyas bu krediyi de iyi kullandı. Sayın Hristofyas, çözüm yanlısı olduğunu söyledi ve buna inandırdı bütün dünyayı. Dediğim gibi daha önceki günahlarından arındı, arındırdı kendini ve çözüm yanlısı bir lider olarak, büyük krediler topladı. Bu kredileri sayesinde, dediğim gibi bizim vardığımız anlaşmayı sulandıracak unsurları İngiltere’yle yaptığı memoranduma ve hemen arkasından da Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne sunulan Genel Sekreter raporuna işletti… Genel Sekreter’in raporuna dayalı karar Güvenlik Konseyi’nde kurucu devletleri unutan ama geriye kalan bütün o saydıklarımı içeren bir noktaya getirildi.

Buna biz tepki gösterdik ama tabii yapacak fazla bir şey yoktu. Bütün amacımız tam teşekküllü müzakereleri bir an önce başlatmaktı çünkü Rum tarafının bundan ısrarla kaçındığını, kaçtığını görüyorduk. Bu kaçısın durdurulması gerektiğine de inanıyorduk. Bunun arkasından bildiğiniz üzere, 1 Temmuz’da tekrar bir görüşme gerçekleştirdik. Prensip olarak zaten kabul ettiğimiz, varılacak olan anlaşmanın prensipte tek egemenlik ve tek vatandaşlığa dayalı olacağını, ancak bunun uygulama ilkelerinin müzakerelerde görüşüleceğini ve belirleneceğini ifade eden bir anlaşma, bir açıklama daha yapmak durumunda kaldık. Çünkü böyle bir açıklama olmazsa bu sürecin çökeceği gerçeği ortaya çıkmıştı… Rum tarafı bundan gene kaçacaktı, öyle görünüyordu.

Bunun arkasından Genel Sekreter, Avusturalya Eski Dışişleri Bakanı Alexander Downer’i danışmanı olarak atadı. Bu kısa dönemde, galiba onu atadığının ertesi günü, ben Berlin de Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki Moon’la görüştüm. Kıbrıs sorununun çözümüne kendi iyi niyet misyonu çerçevesinde, hazır olduğumuzu bir kere daha ifade ettim. 25 Temmuz’da bir araya geldiğimizde, 3 Eylül’de müzakerelerin başlayacağını ilan ettik. Yine o tarihte Kıbrıs sorununa Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rumlar’ın temel ve meşru hak ve çıkarlarını koruyacak, karşılıklı kabul edilebilir bir çözüm bulmak hedefinde olduğumuzu ve üzerinde uzlaşılan çözümün, eş zamanlı ayrı referandumlara sunulacağı konusunda da mutabakata vardık. Bu da önemli bir adımdı çünkü bildiğiniz gibi, eş zamanlı ve ayrı referandumlar iki ayrı iradenin varlığını, iki ayrı halkın varlığını gösteren önemli bir karardı ve bu bir kere daha teyit edilmiş oldu. O gün teknik komitelerin henüz 16 kararı vardı ve bunları da onaylamış olduk.

“MÜLKİYET ZOR KONUDUR,
BEKLEYELİM DEDİK AMA… “

3 Eylül’de tam teşekküllü müzakereler başladı. 3 Eylül’de başlayan müzakerelerde bizim önerimizle, yönetim ve güç bölüşümü konusu ilk konu olarak ele alındı. Bu son derece önemliydi çünkü Kıbrıslı Türkler açısından siyasi eşitliğin ortaya çıkacağı yer burasıydı. Siyasi eşitlik “Yönetim” ve “Güç bölüşümü” başlığı altında hayata geçecekti. O bakımdan çok önemliydi bizim için. Rum tarafı bunun üzerine ikinci konunun da “Mülkiyet” olmasını önerdi. “Bu zor konudur, herkesi ilgilendirir, en zor konudur” diye uyardık; “Mülkiyeti alırsak içinden çıkamayabiliriz ve süreç erken tökezler, o yüzden daha kolay konuları alalım” dedik. Ama ilk öneriyi biz yaptığımız için bunu da böyle kabul etmek durumunda kaldık.

Şu anda “Yönetim” ve “Güç bölüşümünü” görüşüyoruz. Bunun arkasından da “Mülkiyet” konusuna geçeceğiz. Bugüne kadar dört toplantı gerçekleştirdik. “Federal hükümete bırakılacak yetkilerin belirlenmesi” konusunu görüştük tamamladık. Birkaç farklılık olmakla beraber bu konuda iyi bir ilerleme sağladık diyebilirim. “Federal yürütmeyi” ele aldık, o konuda da henüz bir ilerleme olmadı. Taraflar ilk görüşlerini ortaya koydu. İki toplantı yaptık bugüne kadar konuyla ilgili, şimdi uzmanlara havale ettik. Temsilcilerimiz başkanlığında, uzmanlar ekibi bir araya gelecek ve konuyu tartışıp önümüzdeki Çarşamba yapacağımız toplantıya kadar bazı açılımlar bizlere önerebilecek. Şu anda geldiğimiz nokta bu. Dediğim gibi içerikle ilgili anlaşmamız “içeriği tartışmamaktır”. “Kamuoyu önünde tartışmamaktır.” Çünkü takdir edersiniz ki, içerik tartışılırsa konular mecrasından sapar. Bu endişeyle böyle bir anlaşmamız var. Bunun dışında ama tabii ki Kıbrıs sorununa genel yaklaşımımızı, sorularınız bağlamında açıp tartışmak sanıyorum mümkün olacak ve son derece yararlı olacak.

Beni dinlediğiniz için teşekkür ediyorum.

 

 

Ana Sponsor



 

Medya Sponsorları