| Şubat Ayı Konuğumuz 9. Cumhurbaşkanı Süleyman DEMİREL: |
|
“Dünyanın En Önemli Meselesi Yoksulluk”
“DÜNYADAKİ PROBLEMLERİN Dünya İkinci Dünya Savaşı sonrasında geçen 50 yılı aşan süre içerisinde çok önemli gelişmelere sahne olmuştur. Öncelikle 20. asır çok kanlı bir asırdır. Çok da enteresan bir asırdır ve insanlık tarihinin en çok keşif ve icatlarının yapıldığı zamandır. Yerkürenin insanlık tarihinde en çok nüfusu barındırdığı, şu haliyle dahi en çok nüfusu en iyi şekilde barındırdığı bir zamandır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında, 60 milyon insan öldükten sonra dünyada yeniden büyük savaşların çıkması önlenmiş ve hiç olmazsa şu ana kadar başarılı olunmuştur. Bilhassa nükleer silahların meydana getirdiği caydırıcılık ortamında kimse kimsenin üstüne gitmeye cesaret de edememiş, bu dehşetli silahların insanların sonunu getireceğinden korkulmuştur; hiç olmazsa şimdiye kadar böyle olmuştur. Bu arada da dünya nüfusu asrın başında bir buçuk milyarken asrın sonunda 100 sene içerisinde altı milyara çıkmıştır. Bunun altını çiziyorum çünkü bugün dünyadaki problemlerin kökünde yatan budur. “Bu altı milyar insan ne yiyecek, nasıl barınacak, nasıl yaşayacak” bütün hadise budur. Yüz sene önce dünya nüfusu 300 milyon ve 18. asrın başında sanayi devriminin başlarına geldiğimiz zaman 700 milyon oluyor. 19. asrın başlarına geldiğimiz zaman bir miktar daha artıyor ama 20. asrın başına geldiğimiz zaman bir buçuk milyara ulaşıyor. Sanayi devrimi “artan nüfusu beslemek için icat edilmiş” bir devrim… Artan nüfus sanayi devrimini besleyebildiği sürece artmaya da devam etmiştir. Neticede 20. yüzyılda dört kat artmak suretiyle altı milyara ulaşmıştır.
“YOKSULLUKLA BARIŞI BERABER Dünya ekonomisi bu zaman zarfında nüfusun dört kat artmasına karşılık yedi kat artmış, büyümüştür. Yalnız bu ekonominin nerede, nasıl büyüdüğüne bakarsak gördüğümüz şudur: “Dünya nüfusunun yüzde 20’si zenginliğin yüzde 80’ini alır.” Bu durum dünyayı “yoksul dünya” “zengin dünya” diye ikiye parçalar ve dünya üzerindeki bugünkü birçok sıkıntının sebeplerinden biri de dünyadaki bu bölünmedir. “Zengin dünya” “fakir dünya” dediğimiz zaman zenginliğin daha çok kalkınmış ülkelerde fakirliğin ise kalkınmamış ülkelerde olduğunu görürüz. Bununla beraber “yoksulluk” sadece fakir ülkelerde olan bir olay değildir; zengin ülkelerinde önemli meselelerinden biridir. O zaman insanlık ne ile uğraşmaktadır? İnsanlık birinci mesele olarak zenginleşmekle, yoksulluğu ortadan kaldırmakla uğraşmaktadır çünkü şu kanaate gelinmiştir ki “yoksullukla barışı beraber götürmek mümkün değildir”. Barışta devamlılık istiyorsanız yoksulluğu ortadan kaldırmak durumundasınız. Dünyayı yöneten kurumlar, dünyada insanlık adına söz söyleyen kurumlar bu kanaate gelmişlerdir. Nitekim Birleşmiş Milletler Milenyum Deklarasyonu’nun birinci maddesi “Annihilation of Poverty” yani “Yoksulluğun Ortadan Kaldırılması” şeklindedir. İnsan Hakları Beyannamesi’nin başında da “Yoksulluktan ve korkudan arındırılmış bir dünya meydana getirmek” yer alır. Böyle bir dünyayı meydana getirmek için çalışmalar, çırpınmalar var… 1945’te Birleşmiş Milletler’in 51 üyesi varken bugün 192 üyesi vardır. Yani yeni devletler kurulmuştur ve bu devletlerin önemli bir kısmı kalkınmış ülkeler değil henüz kalkınmakta olan ülkelerdedir. “Kalkınma” dediğimiz yani “yoksulluktan kurtulma” olayı tüm dünyanın dikkatini çekse de bu aslında her milletin kendi meselesidir. Zenginlere, zengin ülkelere düşman olmak suretiyle zenginleşmenin mümkün olmadığını, olmayacağını söylemek istiyorum. Her ülke kendisini zenginleştirmek için gayret sarf edecektir, gayet tabii ki insanlığın beraberce yapacağı birtakım işler de vardır… Bugünkü dünyada insanlık birlik beraberlik, dayanışma ve aynı zamanda yarış içerisindedir. “İDEOLOJİK KAVGALAR BİTMİŞTİR” 1989 yılına gelindiği zaman dünyada yeni bir gelişme olmuş, “Zenginleşme nasıl olacaktır” veya “Bir ülke hangi sistemle idare edilmelidir” şeklinde İkinci Dünya Savaşı sonrasında başlayan ideolojik kavga bitmiştir. Yani “sistem demokrasi mi, serbest piyasa ekonomisi mi, karma ekonomi mi yoksa Marksist ekonomi mi olacaktır” şeklindeki tartışma ve bunlara dayanan idare şekilleriyle ilgili kavga hemen hemen bitmiştir. İdeolojik kavga bitmiştir ve 192 ülkeden 120’si demokrasi, insan hakları ve pazar ekonomisi sistemini kabul etmiştir, bugün dünyada geçerli olan budur. Yalnız hem demokrasi, hem insan hakları, hem piyasa ekonomisi kolay anlaşılır kolay yapılabilir şeyler değildir. Milletlerin bunu yapabilmesi için kendilerini o istikamette yönlendirmeleri ve sebat etmeleri lazımdır. Zengin ülkelere bakıldığı zaman zenginliğin hür ve demokratik rejimlerle çok yakından ilgisi olduğunu görüyoruz. Bütün zengin ülkeler piyasa ekonomisini, yani bireyi, teşebbüsü ve girişimciyi esas alan sistemle zengin olmuşlardır. Onun içindir ki tarih boyunca süregelmiş Adam Smith’ten Friedman’a, Keynes’ten Marks’a Engels’e kadar kadar olan bütün teorilerin 1990’lı yılların başında geldiği nokta dünyanın bu üç kolon üzerine oturmasını sağlamaktır. “DÜNYANIN EN ÖNEMLİ Bütün bu gayretlere rağmen dünyada bugünkü servet durumuna baktığımız zaman dünyanın ortalama 45 trilyon civarında bir serveti olduğunu görüyoruz. Bu rakamlar farklı kaynaklara göre değişiktir; söylediğim rakam daha çok “purchasing power parity – PPP” dediğimiz “satın alma gücüne dayanan” rakamdır. Satın alma gücü bakımından 45 trilyon zenginliğin 13 trilyonunu ABD, bir o kadarını Avrupa Birliği, 4 trilyon kadarını da Japonya, takriben 3 trilyon kadarını da , PPP’ye vurduğumuz zaman daha çok olmak üzere, Çin üretmektedir. Yani baktığımız zaman kalkınmış ülkeler dediğimiz ülkeler bu üretimin büyük bir kısmını yapmaktadır. Binaenaleyh yaptıkları üretimin zenginliğini de almaktadırlar. “Zenginlik” işin bir tarafı bir tarafı. Petrol ülkelerinin dışında adam başına gelir seviyesi 50 bin dolara kadar çıkmış ülkeler var; ama günde bir dolar ve bir dolardan aşağıya gelir seviyesinde bulunan da bir milyar insan var. Günde iki dolardan aşağı gelir seviyesinde de iki buçuk milyar insan var. İşte dünyanın en önemli meselesi yoksulluk olayı. Yoksulluk olayı içerisinde Afrika bir insanlık ayıbı olarak görülür. Dünyaya bakanlar bu manzaranın hepsini görüyor; Türkiye de dünyanın içinde olduğu, dünyanın içerisinde olmak mecburiyetinde olduğu için dünyada olup bitenlerden kendisini ayıramaz. Bunların hepsi zaten bugünkü dünyada “senin meselen, benim meselem, onun meselesi” olmaktan öte “herkesin meselesi” olan olaylardır. “Terör” aşağı yukarı herkesin meselesidir, “uyuşturucu”, “yoksulluk”, “kaçakçılık”, “bulaşıcı hastalıklar” herkesin meselesidir. Bugün dünyada bilhassa 2007 yılının başından itibaren bütün dünya yöneticilerinin önüne konulan bir başka olay, “iklim değişikliği” var. Sayın Rauf Denktaş’la kapıdan içeriye girerken kardan bahsediyorduk. “Kardan şikâyet etmeyelim” diyorum ben; çünkü kar yağmaya devam etmezse yazın yüzümüzü yıkayacak su bulamayız. Feryat var, İstanbul’da bile geçen seneki kadar yağmur yağmadı diye feryat var İklim değişikliği denen olay da insanlığın müşterek meselelerindendir. Peki çerçevelediğim dünya olayları, dünyanın genel tablosu içerisinde insanlar neyi konuşuyor? Dünyada son üç ay zarfında ne konuşuluyor ona bir bakmak istiyorum… “DAVOS’UN GÜNDEMİ EKONOMİK KRİZ” Son üç ay zarfında değişik zamanlarda her sene yapılan çeşitli toplantılar düzenlendi. Bu toplantılara bakıldığı zaman dünya kamuoyunun ne ile meşgul olduğu hakkında çok net fikirler edinmek mümkün olur. Bu toplantılardan birisi DAVOS’ta yapılır. Davos dediğimiz bir İsviçre şehrinde daha çok kalkınmış dünyanın adamları, iki üç bin kişi bir araya gelir ve her sene dünyanın gündeminde olan meseleyi konuşular. Mesela dünyanın gündeminde olan meselelerden biri küreselleşmedir… Küreselleşme piyasa ekonomisini kabul etmiş ülkelerin küresel rekabete dayanan üretim yapma olayıdır. Bir sene onu konuşurlar bir sene başka bir konuyu konuşurlar; ama 2008 yılındaki baş konuşmaları “kriz”di. Dünya piyasalarında bilhassa piyasa ekonomisine dayanan ekonomilerde “borsa”, “piyasa” meseleleri yine dünyanın müştereklerinden birisidir. New York veya Amerika Birleşik Devletleri federal rezervi bir muamele yaparsa bunun dünyanın birçok ülkesini etki altında bırakmaması mümkün değildir. Yani bugün dünyada hiçbir devlet “mono devlet” olamaz; duvarların içerisine çekilip “Ben kimsenin işine karışmıyorum, kimseyi de kendi işime karıştırtmıyorum” diyemez. Herkes dayanışma içerisindedir, yaşanan değişimin de sebebi o idi. DAVOS’ta yapılan konuşmalar aslında Ocak ayının üç haftası zarfında dünya piyasalarında meydana gelen finansal dalgalanma ile ilgilidir. Finansal dalgalanma dünya çapında şirketlerin varlığından aşağı yukarı beş trilyon dolar gibi bir varlığı götürdüğü iddiası var. Bu dalgalanmanın sebebi ABD’nin bu zamana kadar dünya ekonomisinde “en çok tüketen ülke” olarak lokomotif görevini yaparken, takatinin bir miktar tükenmiş olması, artık lokomotifin bu görevini yapamaz duruma düşmüş olması olarak iddia ediliyor. Bu konuda söylenen çok söz var; hepsini burada sıralayacak değilim ama sanıyorum ki 2008’in en önemli meselesidir. Onun için bu konu üzerinde biraz durmak istiyorum. Deniyor ki 2007 yılının sonuna doğru dünya piyasalarında büyük bir çalkantı meydana geldi, ABD’de Mortgage kredilerinin geri ödenmemesiyle başlayan bu rüzgâr, fırtınaya dönüştü. Finans kurumları telaşa başladılar, Ocak ayının ilk üç haftasında şirketlerin varlığından beş trilyon dolar kayboldu, birçok borsa yüzde yirminin altına düştü. Bir başka haberde şöyle diyor: “Dünya ekonomisi sıkıntı içindedir, bu kredi krizi kolaylıkla aşılmaz. Merkez bankalarının elinde araçlar vardır kullanırlarsa, kullanabilirlerse Amerika Merkez Bankası mali fırtınanın sakin merkezidir. Korkarız ki bu kriz resesyona, iflaslara, korumacılığa sebep olacaktır.”
ABD BAŞKANI SORUNUN Birleşik Amerika Devletleri Başkanı ise 28 Ocak’ta açıkladığı “State of Union” yani “Birliğin Durumu” mesajında şöyle diyor: “Bu akşam size hitap ettiğim şu sıralarda Amerikan ekonomisi bir belirsizliğe doğru gidiyor. Amerika geçen 52 ay zarfında yeni iş imkânları çıkarmıştır; şimdi bu imkânlar yavaşlamış, ücretler artmış, gıda ve gaz masrafları da artmıştır. İhracat artıyor, ev piyasası düşmektedir, Amerika mutfağı ülkenin ekonomik geleceği hakkında kaygılıdır. Uzun vadede Amerikalılar ekonomik gelişmemiz hakkında güvene sahiptir. Kısa vadede hepimiz büyümenin yavaşladığını görüyoruz. Ekonomimiz gelişmeye, halkımız iş bulmaya devam edecektir. Bunun tedbirleri için Kongre liderleriyle mutabakata vardım.” Teminat veriyor… Hem kendi halkına hem dünyaya ama böyle bir sorunun bulunduğunu da kabul ediyor. İsviçre’nin Davos şehrinde meydana gelen konuşmalarda ise tanınmış bir kişi olan Soros bu krizi “60 yılın en kötü krizi” olarak adlandırıyor. ABD Dışişleri Bakanı serbest ticaretin ve dış yatırımların devam edeceğini söylüyor… Yani acaba bu kriz korumacılığa, dünyayı korumacılığa ve izolasyonizme yani tecride götürür mü? ABD veya başka ülkeler yeniden rekabet ekonomisini bırakıp kendi içlerine dönerler mi? Buna “Hayır” diyor. “Serbest ticaret devam edecektir” diyor. İngiliz Başbakanı Brown serbest ticaretin devamını savunuyor, uluslararası finans kurumlarının ıslah edilmesini istiyor, dünya ekonomisindeki dengesizliklerin düzeltilmesi gereğini söylüyor. DAVOS’ta görüyoruz ki bu sıkıntı her sene olduğundan farklı olarak ortaya getirilmiştir ve bu mali sarsıntının bir ekonomik depreme dönüşmemesi temenni ediliyor. BİZİM GİBİ ÜLKELERDE ÜRETİM Bunları söyledikten sonra bu bahisteki düşüncelerimi şöyle ifade etmek istiyorum. “Bütün bunların dünyaya ve özellikle Türkiye’ye muhtemel etkileri ne olabilir” diye baktığımız vakit başta ABD olmak üzere dünya ekonomisi daralacak, büyüme hızları düşecek, tüketim azalacak… 2008 öyle görünüyor… Bu benim görüşüm değil bu konularda daha ehil olan kişilerin ittifak ettiği konu. Böyle olunca bizim gibi ülkelerin ihracatlarında hatırı sayılır bir zorlanma olacak. Üretim düşecek, işsizlik artacak… Bu da yine bu kaynakların görüşü. Bütün dünyaya açılmış olan fonların bir bölümü geri çağırılacak. Yani bankalar verdikleri kredileri geri almaya çalışacak. Bizim gibi ülkelerden sermaye çıkışları olabilecek. Yeni sermaye girişleri zorlanacak. Böyle bir durumda bilhassa Türkiye için cari açığın finansmanı ve diğer dış borç ödemlerinde sıkıntılar olabilir, döviz fiyatları artabilir, dış para bulmakta daha yüksek faiz vermek durumunda kalabiliriz gibi bir netice buradan çıkıyor. Yani dünyanın konuştuğu bu mesele, dünya krizi, bizi de ne ölçüde alakadar ediyor böylece ifade etmiş oldum. DAVOS’A KARŞI Bu global ekonomik forum karşılığında dünyada başka bir forum daha var. Porto Allegro Forumu da denenen Dünya Sosyal Forumu. Bu forum dünyada yoksulluktan şikâyet edenlerin bir araya geldiği forumdur. Davos Ekonomik Forumu zenginlerin bir araya geldiği forumdur; fakat zenginleşmeyi hür ekonomide görenlerin forumudur. Bugüne kadar yedi kez toplanan Dünya Soysal Forumu’nda “Bir başka dünya yapmak mümkündür” diyorlar… Ama bunun nasıl yapılacağı konusunda çok sarih fikirleri yok. Burada aslında dünyanın önünde iki konu var; bunlardan biri büyümedir… Ekonomileri, meydana gelecek pastayı büyütmek suretiyle, meydana gelecek nemadan herkesin yararlanması suretiyle yoksulluğu ortadan kaldırmak… Bir tanesi de parsanın büyümesini beklemeden ne varsa bölüşmektir. Aslında büyüme ile bölüşmeyi kombine edebilmek önemli bir hadisedir. Yani siz “büyümeyle bölüşmeyi kombine ederim” diyorsanız bu bir bahanedir, büyüyen daha çok büyümeye devam edecek, bölüşme olmayacaktır bahanesidir. Sosyal Forum’un dayandığı mekân daha çok yoksullukla mücadelede “bölüşmeye” dayanır ve aranan da “Başka bir dünya mümkündür”, “Another world is possible”. “İKLİM DE?İŞİKLİ KURAKLIK DEMEKTİR, Dünyada bir başka gelişmeden bahsetmek istiyorum. 2007 yılında Nobel Barış Ödülleri bir kuruma bir de kişiye verildi. Bu kişi Al Gore’dur, ABD eski Başkan Yardımcısı… Kurum da “Intergovernmental Panel on Climate Change” yani “İklim Değişiklikleri Hükümetlerarası Paneli”dir. Burada herkesin dikkatini çekiyorum… “İklim değişiklikleri!” İklim niye değişsin? İşte yaz geliyor sıcak oluyor, kış geliyor yağmur yağıyor, sonbahar geliyor, ilkbahar geliyor… Kar yağıyor, yağmur yağıyor, bu düzen böyle gidiyor… İklim niye değişsin? “Durup dururken iklim değişikliğini nereden çıkarttınız” diyebilirsiniz… Fakat son 150 sene zarfında yapılan gözlemlerin gösterdiği netice şu ki son 12 sene zarfında, son 150 sene zarfındaki en sıcak yıllara rastlanmış ve dünyanın 2500’e yakın bilim adamı çeşitli zamanlarda Intergovernmental Panel denilen panelde bir araya gelerek dünyaya bir mesaj veriyor. Dünyaya diyorlar ki “Böyle gidemeyiz, Dünya tehdit altındadır, Dünya ısınma tehdidi altındadır, eğer Dünya ısınırsa iklim değişikliği tehdidi altındadır.” İklim değişikli kuraklık demektir, iklim değişikliği kıtlık demektir, iklim değişikliği fırtına demektir, iklim değişikliği su baskını demektir, iklim değişikliği denizlerin yükselmesi demektir. Netice itibariyle iklim değişikliği insanların bir yerde oturmasını güçleştirir, bir yere kadar göç demektir ve bu eğer nazarı dikkate alınmazsa bu küre üzerinde yaşamayı zorlaştıran bir olaydır. Böyle bir haberi bilim söylüyor. Dünyanın bilim adamları insanlığa karşı önemli bir görev yapıyorlar. Peki bu neden oluyor böyle? Yani niçin böyle bir şey oluyor? Bunun sebebi şu; Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri şöyle diyor: “Bilim söyleyeceğini söyledi, şimdi top insanlığın ayağındadır. Buyurun dünyanın yöneticileri… Küresel ısınma bir gerçektir, başlıca sorumlusu da insanoğludur”.
“EKOLOJİ EKONOMİNİN Dur bakalım insanoğlu ne yapmış da bu küresel ısınma oluyor? Sanayi devrimi öncesinde atmosferde karbon miktarı bir ölçü birimi olan 278 ppm’miş. Hâlihazırda bu 380 ppm’e çıkmış. Havadaki karbon miktarı 450 – 500 ppm’e çıktığı taktirde işte bu işlerin olabileceği, asrın sonuna kadar dünyanın altı derece ısınabileceği ve dünyanın bütün bu felaketlerle karşı karşıya kalabileceğini haber veriyorlar. Burada yeni bir olay başlıyor: “Ekoloji.” Ekoloji, ekonominin önüne geçiyor. Yani yerküre diyor ki “Benden istediğiniz kadar alamazsınız, vereceğim kadarını alabilirsiniz”. Ne istiyoruz biz senden? “Su istiyorsunuz, temiz su; ben size istediğiniz kadar temiz su veremem çünkü kirletiyorsunuz. Ne istiyorsunuz, temiz hava… İstediğiniz kadar temiz hava veremem çünkü kirletiyorsunuz. Peki gıda… İstediğiniz kadar gıda veremem çünkü topraklar akıp gidiyor, ormanları yeşili kaldırıyorsunuz. Bunlar da yetmiyor ve netice itibariyle ısınma denilen olayla karşı karşıya kalıyorsunuz. Isınma denilen olayı çözebilmek için havaya verdiğiniz karbon miktarını azaltın.” Dünya sera gazları denen olayla karşı karşıya… Yerküreyi düşünün… Güneş sistemi içerisinde bir hareketi sürdürüyor. Güneş’ten gelen ışınlar sayesinde yerküre üzerinde hayat var. Yalnız Güneş’ten gelen bu ısı ışınları eğer kâfi derecede emilmezse yerküre üzerindeki hayatı fevkalade kötü bir şekilde etkileyecektir; eğer bu atmosfere atmosferin yok edebileceğinden fazla karbondioksit gazı verirseniz o zaman yerküre sanki bir yorgana sarılmış gibi oluyor ve ısınıyor. Isınma buradan geliyor işte. Havaya verilen karbondioksitin takriben yüzde 54’ünü OECD ülkeleri , yüzde 16’sını Çin, yüzde 10’unu Japonya gibi kalkınmış ülkeler veriyor daha çok. Burada dünya ayağa kalkıyor; deniyor ki “Ey sanayi ülkeleri öyleyse karbondioksit vermeyin!” “BÜTÜN DÜNYA KYOTO PROTOKOLÜ Karbondioksit nereden geliyor Karbon yakıtlarından… Karbon yakıtlarının başında kömür, petrol, gaz var. Kömür, petrol ve gazı devreden çıkarın ne ısınma yapabilirsiniz ne sanayi ne de başka hizmetlerinizi görebilirsiniz. Burada ortaya şu çatışma çıkıyor: “Eğer buna devam ederseniz bu küre üzerindeki yaşamınız zorlaşır ama bu küre üzerinde yaşamanız için de bunlara ihtiyacınız var.” Karbon devri sona erinceye kadar mutlaka insanoğlunun bir tedbir bulması lazım… “Karbon devrinin sona ermesinden” kastım şu: Bugün mevcut olan petrol yatakları aşağı yukarı 1 trilyon varil, bunun 43 sene zarfında biteceği tahmin ediliyor. Gaz yataklarının 65 senede, kömür yataklarının ise 200 senede biteceği zannediliyor. Önümüzdeki zaman içerisinde insanlık yeni enerji kaynakları aramak mecburiyetindedir. Çağ “yeşil enerji” veya “temiz enerji” çağıdır. Onun için bütün dünya KYOTO Protokolü’nün hükümleri içerisine girecek 1990’daki karbon miktarını yüzde 5 aşağı azaltacak. Avrupa Birliği şimdiden yüzde 20 azaltmayı taahhüt etmiştir. ABD şimdiye kadar yanaşmıyordu o da yanaşmıştır… Bütün dünya 2030’a gelindiği zaman bu havaya verdikleri nispeti yüzde 50 azaltacaklar, 2050’ye geldiği zamanda sıfırlayacaklar. Bu yapılabilirse o zaman dünyanın ısınma meselesi halledilmiş olacaktır. Bu ısınma meselesi yeni bir mesele. Beraberinde yoksullukta mücadeleyi güçleştiriyor; çünkü enerji olayını güçleştiriyor. O zaman yeni kaynaklara gideceksiniz… Güneş enerjisi önemli bir kaynak… Tarım ürünlerinden çıkarılabilecek “etanol” başka bir kaynak, rüzgâr enerjisi başka bir kaynak… Bunlar temiz enerji kaynakları. Bütün dünya buna yöneliyor. Bunun yeni bir ekonomisi teşekkül edecektir önümüzdeki yıllar zarfında ve dünyada 2013 yılında geçerli olmak üzere bir “Dünya Uluslararası İklim Anlaşması” imzalamak yoluna gidecektir. “RUSYA’NIN NASIL TAVIR Bir diğer toplantı Münih toplantısıdır. Her sene Münih'te güvenlik meselleri, dünya güvenliği konuşuluyor. Dünya güvenliğini en önemli organı NATO'dur. Komünist sistem Sovyetler Birliği’nde çöktükten sonra NATO, Rusya Federasyonu ile bir antlaşma yaptı. O antlaşmanın altında benim de imzam var. Dün birbirine düşman olan bu ülkeler bir kolektif işbirliği yapacaklar. NATO’nun bundan sonraki faaliyetlerinde Rusya Federasyonu önemli bir olaydır. Onun içindir ki önümüzdeki zaman içerisinde dünyada, Afganistan’da Irak’ta ve başka yerlerde devam eden olaylarda Rusya’nın önümüzdeki zaman içerisinde nasıl bir tavır takınacağı mühim bir olay olarak insanlığın önüne çıkmıştır. Burada bir şeyi nakletmek istiyorum, Rusya Başbakan Yardımcısı İvanov’un bundan on gün kadar önce yapmış bulunduğu beyanat sanıyorum ki dikkate değer, sadece güvenlik bakımından değil, şöyle diyor: “İdeoloji ihraç etmeyeceğiz, açık bir ülke olacağız… dünyanın ana gidişine katılacağız. Demokrasi ve piyasa ekonomisi düzeninde olacağız. 2020’de dünyanın beşinci büyük ekonomisi olacağız. Yabancı sermayeye çok önem veriyoruz. Büyüme ekonomisine önem vereceğiz. büyüme muradımız istihdam ve refah artışıdır.” Bunun altını çiziyorum: “İstihdam ve refah artışıdır.” Bir şey daha söylüyor: “Kosova tanınırsa Pandora’nın Kutusu açılmış olur, bunun nerelerde sıkıntı yaratacağı belli olmaz… Mesela o zaman Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınmasının ne günahı var? Rusya ABD ilişkisi modern, açık, kolektif güven ekseninde olacaktır.” Rusya’nın tavrı bakımından şu görünüyor ki Rusya komünist düzenden çıktıktan piyasa ekonomisinin ve demokrasinin bütün imkânlarını kullanarak dünyaya yetişmeye çalışıyor. Bunları söyledikten sonra biliyoruz ki başka bir olayımız daha var: “Avrupa Birliği.” Avrupa Birliği 50. senesinde altın devrini yaşamaktadır. Geçen 50 sene zarfında Avrupa’da meydana gelen gelişme Avrupa kıtasının tarihinde mevcut olmayan bir gelişmedir. Bunun da altını çizelim. Şimdi bunları niçin söyledim? “Bugün dünyada herkes birbirine bağlı” dedim, bunu tekrarlıyorum. “Dayanışma içinde olması lazımdır” dedim, bunu da tekrarlıyorum… Bu saydığımız şeylerin hepsi bizi de alakadar ediyor. Bizi de alakadar eden kısımlarına da ayrıca dönüp bakacağım ama biraz Türkiye’den bahsetmek, bir de Türkiye’ye bakmak istiyorum… DÜNDEN BUGÜNE TÜRKİYE 1923’te Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu zaman Türkiye’nin nesi var nesi yok diye baktığımız vakit göreceğimiz şudur: 12 milyon nüfusu, adam başına 50 dolar gelir seviyesi ve nüfusunun yüzde 90’ı okuma yazma bilmez. Ülke karanlıkta; bir yerden bir yere gidilmesi mümkün değil. İğneden ipliğe her şeyi satın almak mecburiyetinde. Velhasıl Osmanlı devletinin külleri içerisinden bir modern devlet, bir modern Türkiye çıkartacaksınız ve bu Türkiye zengin, modern ve kalkınmış bir Türkiye olacak. Büyük Atatürk şu istikameti gösteriyor, diyor ki “Türkiye uygar olacak, çağdaş olacak, zengin olacak.” Türkiye bu üç kavramı doğru anladığı nispette mesafe almıştır; doğru anlamaya devam ettiği nispette de mesafe almaya devam edecektir. O günden bu güne geçen 84 sene zarfında çeşitli merhalelerden geçtikten sonra Türkiye bugüne gelmiştir. Çeşitli merhalelerden nasıl geçmiştir… İzmir İktisat Kongresi’yle başlamıştır. Kalkınma istiyoruz, refah istiyoruz, yoksullukla, cahillikle, karanlıkla, imarsızlıkla mücadele istiyoruz ve bunu halkın kendisinin yapmasını istiyoruz. Fakat halk neyle yapacak bunu? Halkın girişimcisi yok, mühendisi yok, ekonomisti yok, sermayesi yok, bilgisi yok... Büyük Atatürk 10 sene bekledikten sonra “Bunları devlet yapsın” diyor. Devlet girişiyor. 50’li yıllara geldiğimiz zaman tabii bir kıpırtı var. Yeniden dönelim “Bunları halk yapsın”… Devletçilik döneminden karma ekonomi dönemine gidelim. Karma ekonomi dönemi geliyor... 60’lı yıllar… “Yine devlet yapsın”, “Devlet yapmasın da fertler yapsın” sloganlarıyla beraber geliyoruz. Ama netice itibariyle yine her şeyi devlete yaptırmak mecburiyetindeyiz. Ama 70’li yılların başından itibaren Türkiye’de bir teşebbüs meydana geliyor. Daha doğrusu 50’li yıllarla beraber bu teşebbüs meydana geliyor ama arta arta Türkiye yavaş yavaş sanayi kurmaya başlıyor. Türkiye’nin elektriği yok. Elektrik olmayınca sanayi olmaz. Yolu yok, yol olmayınca hiçbir şey olmaz. İletişim tesisi yok, hiçbir şey olmaz… 1950 yılında Türkiye’nin 789 milyon kilowatt saat elektriği var; bir milyardan aşağı ve adam başına 38 kw saat elektrik düşüyor. Türkiye’nin 35 bin köyünden 150’sinde elektrik var üst tarafı karanlıkta. Böyle bir Türkiye alıyorsunuz önünüze… Nihayet 80’li yıllara geldiğinizde yavaş yavaş “Piyasa ekonomisine girelim”, 90’lı yıllardan itibaren de “Tümüyle piyasa ekonomisine girelim” diyoruz. Yalnız piyasa ekonomisi zor bir olaydır. Yani bunun kurumları lazımdır, bun yapabilmeniz yürütebilmeniz lazımdır. “TÜRKİYE BUGÜN BİR 2000’li yıllara geldiğiniz zaman Türkiye dünyada 16. büyük ekonomiye sahip. Bütün bunların içinden geçip geliyorsunuz ve 16 ile 20 arasında değişen bir ekonomiye sahip oluyorsunuz. Adam başına aşağı yukarı 5000 dolar gelir seviyesine çıkabilecek istikamette görünüyor ve kendisine yetecek kadar her şeyi var. Bir sanayi memleketi haline geliyor. 134 ülkeye sanayi ürünü ihraç eder hale geliyor. Türkiye bugün bir sanayi memleketidir. Yalnız devir değişmiştir, devir yeni çağdır. Yeni çağ rekabet çağıdır, bilgi çağıdır. Bu devirde dünyayla rekabet edebilmek lazımdır. Bilgiye dayanacak rekabet lazımdır. Araştırma geliştirme aşağı yukarı üretimin en önemli parçası haline geliyor. Eğitilmiş işgücü üretimin önemli bir parçası haline geliyor. Hala Türkiye’nin tarımda yüzde 30’a yakın bir iş gücü var. Bu kalkınmış ülkelerde yüzde 5 ile 10 arasında oluyor. Bir taraftan bu iş gücünü aşağı indirmesi ama yeni iş imkânları vermesi lazım. Türkiye bütün bunlar içerisinde, bütün bu işleri yaparken iyi şeyler de yapıyor, şikâyet edilen şeyler de yapıyor veya yapamıyor birtakım şeyleri. Ve geliyoruz bugüne… Bugüne geldiğimizde 2008 yılına girerken Türkiye’nin ekonomisine kısaca bakmak istiyorum, makro ekonomi dediğimiz olaydır bu. Makro ekonominin görünen müspet hususları var. Aşağı yukarı yüzde 7’ye yakın bir büyüme hızı geçen 5 sene zarfında sağlanabilmiştir. Geçen beş seneyi alıyorum, enflasyon yüzde 29’lardan yüzde 8.4’e çekilebilmiştir. Dış ticaret hacmi 70 milyar dolardan 260 milyar dolara ulaşmıştır, ihracat 106 milyar dolar civarına varmıştır. Bütçe açığının milli gelire oranı yüzde 10’lardan yüzde 1’lerin altına inmiştir. Kamu borçlarının milli gelire oranı yüzde 60’lardan yüzde 40’lara imiştir. Yabancı yatırımların miktarı 1 milyardan 20 milyara yükselmiştir. Özelleştirme ivme kazanmıştır. Bankacılık sistemi uluslar arası kriterlerle uyumlu sağlam bir yapıya kavuşturulmuştur. Bunlar bizim her gün dinlediğimiz Türk ekonomisinin müspet tarafları olarak sunulan şeylerdir. MADALYONUN Dİ?ER YÜZÜ Şimdi ben bunları küçültmeye yermeye falan çalışmayacağım. Sadece bir de başka bir görüşü size söyleyeceğim. Bunlar bütün herkesin memnun olması gereken şeyler ama bir de madalyonun bir başka tarafını size söylemeye çalışacağım ve bunların tartışabilecek tarafları olabileceğini, göstereceğim. Hür ve serbest bir ülkede bunların tartışılması gayet doğal. Bundan sonra ne yapılması gerektiğini ülkenin hesaba katması lazım… “Şimdi yüzde 6.5 civarında görünen büyüme vasat bir büyümedir” deniyor. Ekonominin yüzde 10 daraldığı bir kriz sonrasında elde edilmiştir. 94 krizine baktığınız zaman 94 krizinden dört sene sonra da yüzde 6.8 civarında büyüme elde edilmiş. Daralmadan sonra görülen yıllarda bu büyüme görünüyor. Sonra 1990’lı yıllarda ekonomik krize maruz kalmış ülkelerin hemen birçoğunda bu büyümeyi görüyorsunuz. Yani yüzde 6,5 7 civarında büyüme sadece bizim değil, birçok ülkelerin başarabildiği bir şey. Bu ülkeler 2000 ile 2006 yılı arasında yüzde 7.6 civarında büyümüş. Krize maruz kalmış sonra 6 sene 7.6 büyümüş. Uzak Doğu ülkeleri ise 8.6 büyümüş. Türkiye’nin büyümesi ayrıca aşağı doğru giden bir büyüme; yani şöyle vasatiyesi yüzde 7, yüzde 6.5 civarında ama 2004’te 9.9, 2005’te 7.6, 2006’da 6, 2007’de 5.5. Yani yaşadığımız aşağı doğru giden bir büyüme… Enflasyon.. Evet enflasyon yüzde 29’dan yüzde 8’e düşürülmüş ama deniliyor ki yüzde 8’e değil, yüzde 4’e düşmüş olması gerekiyordu. Yüzde 8’e düştü tamam… Gelişmiş ülkelerin enflasyonu 2000 ile 2006 yılları arasında 2 ile 2.6 arasında; Euro bölgesi 2 ile 2.3 arasında, gelişmekte olan ülkeler 5 ile 5.6 arasında, altı senenin vasatiyesi bu. Türkiye’ninkini de biraz evvel verdim. “ÖDEYEMEYECE?İNİZ KADAR Şimdi burada herkesin dikkatini çekmek istediğim iki husus var; bunlardan bir tanesi borçluluk. Türkiye’nin devlet olarak borçluluğu, millet olarak borçluluğu… 2002 yılında 218 milyar dolar civarında borcu olan Türkiye’nin, kamu ve özel, 2007’de 406 milyar borcu var. Beş senede 200 milyar dolar fazla borcumuz olmuş. Birçok kimse bundan kaygı duyuyor. Başka kaygı duyulan bir husus ise hane halkı borçlarıdır. 2002’de 4 milyar dolar hane halkı borçları 2007’de 74 milyar dolara çıkmış. Yani bu kredi kartıyla vesaire ile yapılan alışverişler. Burada bu işin uzmanları dikkat çekiyor, ben de dikkat çekiyorum. Yani halkınızı ödeyemeyeceği şekilde borçlandırmanız halinde ABD’deki Mortgage krizi gibi birtakım sıkıntılarla karşı karşıya kalabilirsiniz. Halkınız bu defa ödeyemediği yerde evini bağını satmak mecburiyetinde kalır. Ben borca karşı değilim. Borç yiğidin kamçısıdır diyen benim. O yüzdende dünyanın tenkidini aldım, eleştirisini aldım. Ben borç yiğidin kamçısıdır diyorum ama 10 tane kamçı var bir de 100 tane kamçı var. Onun için herkese şunu tavsiye ediyorum; devlete de bunu tavsiye ediyorum, halkımıza da bun tavsiye ediyorum ödeyemeyeceğiniz kadar ağır borçların altına girmeyin. Benim 50 senelik devlet tecrübemde Osmanlı’dan bu yana geçen 150 senelik devletimizin tecrübesinde gördüğüm dünyanın bin hali var. Her şey bugünkü gibi olmaz. O yüzden bir netame, bir sıkıntı, bir kriz olduğu zaman altından kalkamayacağınız bir durumla karşı karşıyasanız siyasi favor, siyasi iltimas yapmak mecburiyetinde kalırsınız. Dünyada yüzde 20 faiz ödeyen Türkiye seviyesinde bir ülke yok. “CARİ AÇI?I NEYLE KAPATIYORSUNUZ?” Bir önemli mesele cari açık. Burada herkesin dikkatini çekiyorum. 1995–98 arasında 4.1 milyar cari açık; 1999–2002 arasında 9.3 milyar, 2003–2007 arasında 11.6 milyar, 2008’de 40 milyar dolar olacak cari açık. Bu kadar büyük, 40 milyar dolar cari açığı, neyle kapatıyorsunuz? Yüzde 20 faiz vererek aldığınız borçla. Şimdi bakın ne oluyor bundan sonra? Bu yüzde 20 vererek aldığınız borç genellikle sizin refahınızı götürüyor. Onun için yatırımlarına bakıyorsunuz, hemen hemen yatırım yok. Yüksek faiz vererek de borç alıyorsunuz ve ekonominiz refah ve istihdam üreten bir ekonomi olmuyor. Onun içindir ki bugünkü birtakım gazetelerin manşetine dahi bakarsanız işsizliğin Türkiye’de çok önemli bir faktör olmaya devam ettiğini görürsünüz. “Efendim işsizlik bugünün meselesi mi” diyecek olan olursa… Bunlar demagoji, bunları yaparsınız, bunlar kolay… Dün de vardı işsizlik, evvelki gün de vardı. Bu meseleyi çözmez. Sizin ekonominiz ne kadar refah sağlıyor alt gelir gruplarına, ne kadar istihdam çıkartıyor, buna ölçüdür ve siz ne kadar açık borçlanıyorsunuz. “BU İHRACAT ÖVÜNÜLECEK Bir olay da dış ticaret açığı… 106 milyar dolar ihracat yapmışız… İyi… 166 milyar dolarlık da ithalat yapmışız. 60 milyar dolar açığımız var. Acaba bu ihracatı nasıl yapmışız? Ana malı ithal etmek suretiyle yaptığınız ihracat var ya, o ne oluyor? Kendi fabrikalarınızda yapmanız gereken malı dışarıdan satın alıyorsunuz… Sizin işçinizin yapması lazım gelen işi dışarının işçisine veriyorsunuz; o yüzden istihdam olmuyor. Bir taraftan da katma değeri dışarı veriyorsunuz, refah olmuyor. 60 milyar dolar dış ticaret hacmiyle yapacağınız ihracat övünülecek bir ihracat değildir. O zaman ne yapacaksınız? Gelin bu dengelere bakın… Türkiye’yi yönetenlerin tümüne birden söylüyorum. Mesele şudur: Yüksek faiz, düşük kur ve yüksek cari açık bu politikayla Türkiye dünyanın çalkalandığı bir yerde kendini sıkıntıdan zor kurtarır. Ben felaket tellalı falan değilim. Eğer yüksek faiz iyiyse devam edin ama kim diyor yüksek faiz iyi diye? Şimdi 43 memleketin ülkenin ekonomik mecmuası her hafta sonu neşreder. Bu haftakine bakın. En yüksek faiz veren Türkiye 43 tane ülke içerisinde. En yüksek cari açığı olan ülkelerden biri Türkiye. En yüksek enflasyonu olan ülkelerden biri Türkiye. En yüksek işsizliği olan ülkelerden biri Türkiye, en yüksek ticari açığı olan ülkelerden biri Türkiye, parası en çok değerlenen ülkelerden biri de Türkiye. Bu tablo aslında güzel bir tablo değil ama diyeceksiniz ki “İşte büyük mağazalarımız var, her türlü mal var, yiyoruz içiyoruz, yani dokunma bu işe”... Ben de yenilmesinden içilmesinden, milletimin refah içinde olmasına karşı falan değilim. Yalnız bunu devam ettirebilmek, sürdürebilmek bakımından bana düşen görev ikazdır, ben ikaz yapıyorum. Diyorum ki “Bunların en yükseğinde biz olacağımıza biz de normalinde olalım. Yani normal faiz verelim, normal ticaret açığımız olsun, ödeyebileceğimiz kadar cari açığımız olsun”. Türkiye 2023’te adam başına 20 bin dolar seviyesinde bir ülke olacak ve bunu tutturabilmeli. 2023 yılı hedeflerini, yani Cumhuriyet’in 100. yıl hedeflerini mutlaka tutturabilmeli. Bütün gayretler de o istikamete doğru olmalı. AVRUPA BİRLİ?İ VE TÜRKİYE Güncel meselelerinden bir tanesi de Avrupa Birliği’dir. Avrupa Birliği’ne Türkiye nasıl bakmalı?.. 1963 senesinde Türkiye Ortak Pazar’la bir anlaşma imzalamış. Bu anlaşma şartları yerine geldiğinde Türkiye Ortak Pazar’ın tam üyesi olacak. Avrupa Birliği’nin bugün 27 üyesi var; 6 üyeyle başlamış, bugün 27 üyeye gelmiş. Üye ülkelerin adam başına 25–30 bin dolar gelir seviyesi ortalaması var. Avrupa Birliği’ne giren ülkelerin hiçbiri yoksullaşmamış, fukaralaşmış ve bölünmemiş. Eski üyelerin hepsi böyle… Yeni gelen Orta Avrupa ve Doğu Avrupa ülkeleri de yollarına devam ediyor. 6 üyeden 27 üyeye çıktığına göre bir sebebi var bunun, bir cazibesi var… Biz desek ki “Biz kendi yolumuza devam ederiz, Avrupa da bildiği yola devam etsin” deriz, bunun örneği var, bunu söylemek mesele değil ama bunu mu desek yoksa biz de bu Avrupa Birliği’nin 44 sene evvel karar verdiğimiz şekilde bir üyesi olsak mı daha iyi? Hangisi daha iyi? Niye biz Avrupa Birliği’nin üyeliğine kendimizi bağladık, niye her kademede değişik işleri onlarla beraber yaptık? Niye Gümrük Birliği’ne girdik? Niye şunu yaptık, niye bunu yaptık?... Bugünkü şartlar, Avrupa’nın Türkiye’ye bugünkü bakışı yarın değişir… Değişmesi de lazımdır çünkü Avrupa’nın Türkiye’yi dışlaması hadisesi kendi menfaatlerine aykırıdır. Avrupa kendi menfaatlerini kolay kolay terk etmez. Türkiye’nin Avrupa Birliği içinde olması da Türkiye’nin menfaatlerine uygundur. Bir menfaat beraberliği vardır. Türkiye Cumhuriyeti zaten bir Avrupa projesidir ve Avrupa ile beraber olmak durumundadır. Ama sorunları vardır bu sorunları çözme durumundadır. Avrupa Birliği Kıbrıs meselesini Türkiye’nin Avrupa’ya dahil edilmesinin şartı haline getirmiştir ki bu çok yanlıştır. Sorunlarından bir tanesidir. “KIBRIS MİLLİ BİR DAVADIR” Esasen Kıbrıs çözülmüş bir mesele değildir. Çözülmemiş bir meseleyi Avrupa Birliği’ne niçin dahil ettiklerini, bunu niçin yaptıklarını anlamak mümkün değildir. Aslında Güney Kıbrıs Avrupa’nın bir parçası mıdır değil midir? Güney Kıbrıs’ın ekonomik değeri nedir? Avrupa için stratejik değeri nedir? Bütün bunlar sualdir. “Kıbrıs meselesini çözün” deniliyor… Çözülüyor da çözmüyor değiliz ki… Yani meseleyi çözmek sadece bir tarafa ait bir olay değil ki… Meselenin iki tarafı var. Ne kadar “Çözeyim” desen de öbür taraf çözmeye yanaşmıyorsa çözülmez. Esasen bugünkü şartlar içerisinde Güney Kıbrıs’ın Kıbrıs’a bir çözüm getirme ihtiyacı yok. Çünkü dünya 4 Mart 1964’te Güney Kıbrıs’ı bütün Kıbrıs’ın hükümeti tanımak suretiyle en büyük hatayı yapmıştır. İkincisi Avrupa Birliği’ne Güney Kıbrıs’ı Kıbrıs’ın hükümeti olarak almakla da büyük hata yapmıştır. Ve Güney Kıbrıs’ı Kıbrıs meselesini çözme ihtiyacından ve zaruretinden neredeyse kurtarmıştır. Evvela şunu ifade edeyim… 40 sene ben bu ülkenin idaresinde bulundum. 12 sene başbakanlık yaptım 7 sene cumhurbaşkanlığı, 5 – 6 sene muhalefet liderliği yaptım, 6–7 sene de yasaklı kaldım. Bütün bu süre içerisinde ve yedi senedir de söylediğim şey şudur: “Kıbrıs, altını çizerek söylüyorum, Türkiye’nin bir milli meselesidir. Bir milli davasıdır. Bu milli davada aslında Kıbrıs’taki Türk soydaşlarımızın güvenliği, kendi kendilerini yönetebilmeleri ve Türkiye’nin garantisi yatar. Kıbrıs davası Kıbrıs’taki Türk soydaşlarımızın bir ‘ethnic cleansing’ yani temizlemeden kurtulması ve o adada var olmaya devam etmeleri davasıdır.” “Kıbrıs davası nasıl çözülecek” derseniz, Kıbrıs davası çözülmüştür. İşte iki halk, işte iki devlet. Bu iki halkı bir halk haline getirmenin imkânsızlığı geçmişte görülmüştür. İki halkı yeniden bir halk haline getirmeye kalkarsanız bu kandır; on sene sonra oraya varır. Öyleyse iki tane bağımsız devlet, iki tane halk, kendi kendini idare eden halklar ve Türkiye’nin garantileri. Ha bu iki devlet de eğer isterse bir konfederasyon çatısı altında birleşebilir. Yani muayyen hususlarda bir beraberlik sağlayabilirler. Kıbrıs davasında Türkiye’de şöyle düşünenler olur böyle düşünenler olur ama hiç kimse Kıbrıs’taki Türk soydaşlarımızın güvenliğini, kendi kendisini yönetmesini ve Türkiye’nin garantisini geçersiz hale getirecek bir anlaşmayı yapamaz. Bu böyledir, böyle olacaktır ve huzurunuzda bu büyük davanın, bence, hep öyle söylenegeldim ve söylemeye de devam edeceğim, kahraman bayraktarı değerli Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ı da alkışlıyorum. |